Yargıtay'ın 2017/983 E. sayılı kararında, tarafların sözleşmeye 'ortaklık sözleşmesi' adını vermelerine rağmen, mahkemenin bu niteleme ile bağlı kalmamasının hukuki dayanağı nedir? Bu ilkenin sözleşme hukukundaki önemini tartışınız.
Mahkemenin, tarafların kullandığı isimlendirme ile bağlı kalmamasının hukuki dayanağı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesinin birinci fıkrasıdır (karar tarihinde yürürlükte olan mülga 818 sayılı BK m. 18). Bu madde, 'Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.' hükmünü amirdir. Bu ilke, sözleşme hukukunda 'tarafların gerçek iradesinin üstünlüğü' veya 'yorumda irade teorisi' olarak bilinir. Bu ilkenin önemi büyüktür. Zira taraflar, hukuki bilgi eksikliği nedeniyle sözleşmelerini yanlış isimlendirebilir veya vergi gibi yükümlülüklerden kaçınmak gibi amaçlarla gerçek iradelerini gizleyerek (muvazaa) sözleşmeye farklı bir görünüm verebilirler. Hâkim, uyuşmazlığı çözerken şekli başlığa değil, sözleşmenin içeriğindeki hak ve borçların dağılımına, tarafların üstlendiği risklere ve ilişkinin fiili işleyişine bakarak onların 'gerçek ve ortak iradesini' tespit etmekle yükümlüdür. Somut kararda da mahkeme, sözleşmenin başlığı 'ortaklık' olsa da, içerik olarak zarara katılma ve 'affectio societatis' gibi unsurları taşımadığını, bu nedenle gerçek iradenin bir kira ilişkisi kurmak olduğunu tespit etmiş ve hukuki nitelemeyi buna göre yapmıştır. Bu, hukukun şekilciliğe değil, öze ve adalete hizmet etmesini sağlayan temel bir yorum kuralıdır.