Bir tefecilik davasında (TCK m. 241), sanığın kazanç elde etme amacıyla borç verdiğine dair ikrarı olmamasına rağmen, birden fazla kişiye karşı çok sayıda icra takibi başlatması ve bu takiplerin temelini makul bir ticari ilişkiyle açıklayamaması, suçun sübutu açısından nasıl bir delil niteliği taşır?
Bu durum, tefecilik suçunun sübutu açısından çok kuvvetli bir 'dolaylı delil' ve 'emare' niteliği taşır. Tefecilik suçları genellikle gizli yürütüldüğü için doğrudan delil (ikrar veya yazılı faiz anlaşması) bulmak zordur. Yargıtay içtihatlarına göre, sanığın meşru bir ticari faaliyeti olmamasına rağmen, farklı kişilere karşı sistematik olarak ve yüksek meblağlı icra takipleri başlatması, hayatın olağan akışına aykırıdır. Sanığın, bu alacakların kaynağını (mal satışı, hizmet bedeli vb.) makul, mantıklı ve ispatlanabilir bir şekilde açıklayamaması, bu takiplerin aslında faizli borç verme ilişkisini gizlemek için kullanılan bir yöntem olduğu yönünde güçlü bir karine oluşturur. Bu durum, diğer delillerle (tanık beyanları, sanığın malvarlığındaki artış vb.) birleştiğinde, tefecilik suçunun sübut bulduğunun kabulü için yeterli görülebilir.