Bir ceza davasında, Yargıtay tarafından usulden (örneğin zorunlu müdafi atanmaması) bozulan bir kararda, sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilirken, 'temyizde geçen sürenin tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı' şeklindeki bir gerekçe, AİHS m. 5 ve Anayasa m. 19 açısından isabetli midir?
Hayır, bu gerekçe AİHS m. 5 ve Anayasa m. 19'da güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile 'makul sürede yargılanma' hakkı açısından isabetli değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2011/3-49 E. sayılı kararında da tartışıldığı üzere, tutukluluk süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı andan itibaren geçen tüm süre (gözaltı, soruşturma, ilk derece yargılaması ve kanun yolu aşamaları) bir bütün olarak dikkate alınmalıdır. Kovuşturma evresi hükmün kesinleşmesine kadar devam ettiği için, temyiz aşamasında geçen süre de bu bütünün bir parçasıdır. 'Temyizde geçen süre makul süreden sayılmaz' şeklindeki bir kabul, ulusal kanunlarda (CMK m. 102) öngörülen azami tutukluluk sürelerini işlevsiz hale getirebilir ve kişinin belirsiz bir süre tutuklu kalmasına yol açabilir. AİHM, alıkoymanın makullüğünü her davanın kendi özel koşullarında ve toplam süre üzerinden değerlendirmektedir. Bu nedenle, Yargıtay'ın bozma kararı verirken tutukluluğun devamına karar vermesi mümkün olmakla birlikte, bu kararın gerekçesi 'temyizde geçen sürenin hesaba katılmayacağı' şeklinde olamaz; kararın gerekçesi, sanığın mevcut durumu itibarıyla tutukluluk koşullarının devam ettiğine ilişkin olmalıdır.