HMK m. 52, medeni hakları kullanma ehliyetine sahip olmayanların davada kanuni temsilcileri tarafından temsil edileceğini düzenler. Davalının yargılama sırasında cezaevinde hükümlü olarak bulunması, tek başına onun 'medeni hakları kullanma ehliyetine sahip olmadığı' anlamına gelir mi? Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin (2016/11385 K.) bu durumda mahkemenin 'davalının vesayet altında olup olmadığını araştırması' gerektiği yönündeki kararının hukuki dayanağı nedir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #102217

Hayır, bir kişinin cezaevinde hükümlü olması, tek başına onun medeni hakları kullanma ehliyetini (fiil ehliyetini) ortadan kaldırmaz. Fiil ehliyeti, ayırt etme gücüne sahip, ergin ve kısıtlı olmamakla kazanılır (TMK m. 10). Hükümlülük, kural olarak bu şartları etkilemez. Ancak Yargıtay'ın bu yönde bir araştırma istemesinin hukuki dayanağı TMK m. 407'dir. Bu madde, 'Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her ergin kısıtlanır' hükmünü amirdir. Yani, bir yıldan uzun süreli hapis cezası alan bir kişi, cezasını infaz ederken kanun gereği kısıtlı hale gelir ve kendisine bir vasi atanması zorunludur. Yargıtay kararındaki davada, yabancı mahkeme kararında davalının cezaevinde olduğu belirtildiği için, mahkemenin bu hükümlülüğün süresini ve TMK m. 407 kapsamında bir kısıtlılık hali doğurup doğurmadığını araştırma yükümlülüğü ortaya çıkmıştır. Eğer davalı kısıtlanmış ve kendisine bir vasi atanmışsa, HMK m. 52 gereği davanın vasiye tebliğ edilmesi ve onun tarafından takip edilmesi gerekir. Bu araştırma yapılmadan, doğrudan hükümlünün kendisine yapılan tebligatla yargılamaya devam edilmesi, dava şartı olan 'usulüne uygun kanuni temsil' ilkesinin ihlali anlamına gelir ve bu nedenle bozma sebebidir.