CMK m. 290'ın Cumhuriyet savcısının temyiz hakkına getirdiği sınırlama, 'kamu adına hareket etme' ve 'adaletin gerçekleşmesini sağlama' göreviyle nasıl bir denge içindedir? Sanık lehine olan bir usul kuralına (örneğin vazgeçmeyi kabul edip etmediğinin sorulmaması) aykırı olarak verilen bir düşme kararını, sanığın kendisi temyiz etmezken savcının temyiz etmesinin engellenmesinin mantığı nedir?
CMK m. 290'ın getirdiği sınırlama, savcının genel görevi ile sanığın somut olaydaki menfaati arasında bir denge kurar. Savcı, hem sanık lehine hem de aleyhine olan delilleri toplamak ve adil bir yargılama yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Ancak ceza muhakemesi, aynı zamanda sanığın haklarını koruma amacı da güder. Sanık lehine olan bir usul kuralına aykırılık sonucunda, sanık için fiilen olumlu bir sonuç (örneğin düşme kararı) ortaya çıkmışsa, savcının bu 'lehe durumu', sırf usule aykırılık var diye, sanığın aleyhine olacak şekilde (yargılamanın devam etmesi gibi) bozdurmasını istemesi, kanunun sanığı koruma amacıyla çelişir. Sanığın kendisi, bu usul hatasına rağmen ortaya çıkan sonuçtan memnunsa ve temyiz etmiyorsa, savcının kamu adına hareket ederek bu sonucu ortadan kaldırması, 'reformatio in peius' (aleyhe bozma) yasağının ruhuna da aykırıdır. Bu düzenlemenin mantığı şudur: Usul kuralları, adil bir sonuca ulaşmak için bir araçtır, kendi başına bir amaç değildir. Eğer usule aykırılığa rağmen sanık için adil veya lehe bir sonuç doğmuşsa ve sanık bu sonuçtan razıysa, kamunun bu sonuca müdahale etmesini gerektirecek bir menfaati kalmamış demektir. Savcının temyiz hakkı, sanığın menfaatine aykırı bir şekilde kullanılamaz.