Bir sanık, duruşmada kendisini bir müdafii ile temsil ettiriyor ancak bu müdafii vekaletname ibraz etmiyor. Yargıtay'ın (YCGK, 17.11.2020 T.), sanığın müdafii ile birlikte katıldığı bir celsede 'avukatı müdafii olarak atadığına dair beyanının' bulunmasını yeterli görmesi, ceza muhakemesinde avukat-müvekkil ilişkisinin kuruluşunda hangi ilkenin ön planda tutulduğunu göstermektedir?
Yargıtay'ın bu yaklaşımı, ceza muhakemesinde avukat-müvekkil (sanık-müdafii) ilişkisinin kuruluşunda 'şekilcilik' yerine 'irade beyanını' ve 'savunma hakkının fiilen kullanılmasını' ön planda tuttuğunu göstermektedir. Hukuk davalarından farklı olarak, ceza yargılamasında müdafiin vekaletname ibraz etme zorunluluğu yoktur. Bunun temel nedenleri şunlardır: 1) Savunma Hakkının Üstünlüğü: Savunma hakkı, en temel anayasal haklardan biridir ve aşırı şekli koşullara bağlanarak kısıtlanamaz. Sanığın, bir avukatı kendi müdafii olarak kabul ettiğini mahkeme huzurunda açıkça beyan etmesi, bu hakkı kullanma iradesini ortaya koyması için yeterlidir. 2) İrade Serbestisi: Sanığın, güvendiği bir avukat tarafından temsil edilme iradesi esastır. Bu irade, duruşma tutanağına geçen açık bir beyanla şüpheye yer vermeyecek şekilde tespit edildiğinde, ayrıca yazılı bir vekaletname aranması gereksiz bir formalite olarak görülür. 3) Aciliyet ve Pratiklik: Özellikle soruşturma aşamasında veya tutuklu sanıklar için, vekaletname düzenleme işlemleri zaman alabilir. Savunma hakkının gecikmeksizin kullanılabilmesi için, sanığın beyanına üstünlük tanınması pratik bir çözümdür. Yargıtay'ın bu içtihadı, ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma ve sanık haklarını koruma amacının, katı şekil kurallarından daha önemli olduğu felsefesine dayanmaktadır.