Anayasa Mahkemesi'nin Özer Aslankılıç kararında (B. No: 2021/40471) belirttiği üzere, idarenin bir eyleminin (alt geçit yapımı) nimetlerinden toplumun tamamı yararlanırken, külfetine sadece belli kişilerin (taşınmaz değeri düşen malikler) katlanması hangi temel anayasal ilkeyle bağdaşmaz? Bu durumun TMK m. 1007 kapsamında devletin kusursuz sorumluluğu ile ilişkisini kurunuz.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #101963

Bu durum, öncelikle Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen 'hukuk devleti' ilkesinin bir gereği olan 'kamu külfetleri karşısında eşitlik' veya 'fedakarlığın denkleştirilmesi' ilkesiyle bağdaşmaz. Bu ilkeye göre, kamu yararı amacıyla yapılan bir idari faaliyet nedeniyle, toplumun geneline yayılan bir fayda elde edilirken, bu faaliyetin yol açtığı özel ve olağandışı zarara sadece belirli bir kişi veya grubun katlanması adil değildir. Toplumun tamamının yararlandığı bir faaliyetin külfetinin de yine tüm topluma (yani kamuya, devlete) paylaştırılması gerekir. Bu ilke, devletin kusursuz sorumluluğunun temel felsefesini oluşturur. TMK m. 1007'deki sorumluluk, tapu sicilinin hatalı tutulmasıyla ilgili olsa da, AYM'nin kararındaki mantık, idarenin hukuka uygun eylemlerinden doğan zararlar için Danıştay içtihatlarıyla geliştirilen 'kusursuz sorumluluk' hallerinden 'fedakarlığın denkleştirilmesi' ilkesine dayanır. Somut olayda, alt geçit yapımı hukuka uygun bir idari eylemdir. Ancak bu hukuka uygun eylem, başvurucular için özel ve olağandışı bir zarar (taşınmaz değer kaybı) doğurmuştur. İşte bu noktada, kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasındaki adil dengeyi sağlamak için, devletin bu özel ve aşırı külfeti tazmin etme yükümlülüğü doğar. Bu, TMK m. 1007'deki gibi kanunla düzenlenmiş bir kusursuz sorumluluk olmasa da, Anayasal ilkelerden kaynaklanan, idare hukukuna özgü bir kusursuz sorumluluk halidir ve mahkemeye erişim hakkının da bir gereğidir.