AYM'nin Erdal Sonduk kararındaki muhalif üyelerin, başvurucunun yargılama sırasında heyet değişikliğine veya tanıkların yeniden dinlenmesine ilişkin somut bir talepte bulunmamasını 'başvuru yollarının tüketilmemesi' olarak değerlendirmesine karşı, çoğunluk görüşünün bu argümanı neden kabul etmediği, 'doğrudan doğruyalık' ilkesinin niteliği açısından nasıl açıklanabilir?
Çoğunluk görüşünün bu argümanı kabul etmemesinin temel nedeni, 'doğrudan doğruyalık' ilkesini, sanığın talebine bağlı bir hak değil, mahkemenin re'sen (kendiliğinden) gözetmesi gereken, adil yargılanmanın 'olmazsa olmaz' (sine qua non) bir koşulu olarak görmesidir. Bu yaklaşıma göre: 1) İlke, Kamu Düzenindendir: Adil yargılanma hakkı ve onun bir parçası olan doğrudan doğruyalık ilkesi, sadece bireyin değil, aynı zamanda toplumun da adil bir yargı sistemine olan güvenini ilgilendiren, kamu düzenine ilişkin bir ilkedir. Mahkemenin, maddi gerçeğe en sağlıklı şekilde ulaşma yükümlülüğü vardır ve bu yükümlülük, tarafların talebinden bağımsızdır. 2) Devletin Pozitif Yükümlülüğü: İHAM içtihatlarında da vurgulandığı gibi, adil bir yargılama ortamı sağlamak devletin pozitif yükümlülüğüdür. Sanığın, hakkının ihlal edildiğini o anda fark edip talepte bulunmaması, devleti bu temel yükümlülükten kurtarmaz. Özellikle müdafii olmayan veya hukuki bilgisi sınırlı olan bir sanıktan, bu tür incelikli bir usul ilkesinin ihlalini anında tespit edip mahkemeye bildirmesini beklemek hakkaniyete uygun değildir. 3) Başvuru Yolu Değil, Yargılama Kuralı: Tanıkların yeniden dinlenmesini istemek, bir 'başvuru yolu' (itiraz, istinaf gibi) değil, yargılamanın yürütülüşüne ilişkin bir taleptir. Mahkemenin, heyet değişikliğinin yarattığı sakıncayı fark edip, telafi edici bir güvence olarak tanıkları kendiliğinden yeniden dinlemesi beklenir. Bu yapılmadığında, ihlal zaten gerçekleşmiş olur. Bu nedenlerle çoğunluk, sanığın açık talebi olmasa bile, doğrudan doğruyalık ilkesine uyulup uyulmadığını denetlemenin kendi görevi olduğunu kabul etmiştir.