Bir sanığın, usulüne uygun yapılmamış bir teşhis işlemine dayanılarak mahkum edildiğini, ancak lehe temyiz başvurusu üzerine Yargıtay'ın, teşhisin usulsüzlüğünü tespit etmekle birlikte, sanığın eyleminin aslında daha ağır bir suçu oluşturduğunu da saptadığını varsayalım. Bu karmaşık durumda, Yargıtay 'aleyhe bozma yasağı' ve 'hukuka aykırı delil' kurallarını nasıl bir arada uygulamalıdır?
Bu karmaşık durumda Yargıtay'ın, hukukun temel ilkelerini bir hiyerarşi içinde uygulaması gerekir. 1) Hukuka Aykırı Delilin Değerlendirilmesi Yasağı Önceliklidir: Yargıtay, öncelikle mahkumiyet hükmünün dayandığı temel delilin (usulsüz teşhis) hukuka aykırı olduğunu tespit etmelidir. CMK m.217/2 ve Anayasa m.38/6 uyarınca, hukuka aykırı deliller hükme esas alınamaz. Bu delil dosyadan çıkarıldığında, geriye sanığın mahkumiyetine yetecek başka bir hukuka uygun delil kalıp kalmadığı incelenmelidir. 2) Delil Yetersizliği Varsa Bozma: Eğer usulsüz teşhis dışında mahkumiyete yeterli delil yoksa, Yargıtay, delil yetersizliğinden dolayı mahkumiyet hükmünün 'BOZULMASINA' ve sanığın beraat etmesi gerektiğine işaret etmelidir. Bu durumda, sanığın eyleminin daha ağır bir suçu oluşturup oluşturmadığı tartışması anlamsızlaşır, çünkü ortada suçun işlendiğini ispatlayan geçerli bir delil kalmamıştır. 'Aleyhe bozma yasağı'nın tartışılmasına dahi gelinmez. 3) Yeterli Delil Varsa Aleyhe Bozma Yasağı Devreye Girer: Eğer usulsüz teşhis dışında, sanığın suçunu (ve hatta daha ağır bir suçu) ispatlamaya yeterli başka hukuka uygun deliller (örneğin açık bir ikrar, kamera kaydı vb.) varsa, Yargıtay bu kez 'aleyhe bozma yasağı'nı uygulamalıdır. Yani, suç vasfının daha ağır olması gerektiği yönünde bozma kararı verebilir, ancak yerel mahkemenin bu bozma sonrası vereceği yeni cezanın, ilk hükümdeki cezadan ağır olamayacağını belirtmelidir. Kısacası, delilin hukuka uygunluğu, suçun vasfından ve cezanın miktarından önce gelen, daha temel bir sorundur ve öncelikle çözümlenmelidir.